TTK ne demek?

2058_icoHemen cevaplayayım TTK, Türkiye Taşkömürü Kurumu demektir. Aslında bununla ilgili fazla bir sorunum yoktu, ta ki Isparta’ya gidinceye kadar!

Zonguldak’ta herkes TTK deyince ne olduğunu anlar. Fakat Isparta’da, bir seferde anlayan kimseye rastlamadım. O kadar garip geliyor ki. Koskoca bir şehri besleyen kurumun adını bilmiyor kimse?  TTK deyince bön bön bakıyorlar. Bende o kadar alışmışım ki her seferinde insanların anlamasını bekliyorum. Genellikle şöyle oluyor;

Arkadaş – Baban ne iş yapıyor?

Ben - TTK’dan emekli.

Arkadaş – Hımm, o ne peki?

Ben – Nası ya, bilmiyon mu sahiden?

Arkadaş – Yok oğlum nereden bilecem.

Hatta bir keresinde, Zonguldaklı olduğumu bilen tarih hocam derste yine o malum soruyu sordu ve olay şu şekilde gelişti; (daha fazla…)

Merdivenşehir Zonguldak

Merdivenşehir zonguldak;
doğma büyüme zonguldaklıyım.güneydoğu anadolu ve doğu anadolu hariç birçok bölgede bulundum ve rahatlıkla söyleye
bilirim ki zonguldak gibi bir şehir görmedim.bir kere düz alan yok! gerçekten yok. zonguldak şehir stadının kale
arkası ile maraton arasından kocaman bir kaya parçası(!) çıkıyor? bir stad inşaa edecek düz bir alan
bile bulamamışlar.bunu duyunca peki neden insanlar bu kadar elverişsiz bir araziye şehir kurmuş derseniz cevap
şehrin üstünde değil altında. Türkiyenin tek taşkömürü yatakları zonguldak’ın altında bulunur. TTK
(türkiye taşkömürü kurumu)
zonguldak’ın can damarıdır.neredeyse her 3 kişiden 2 si ya ttk’da çalışır ya da ttk’dan emeklidir burada.Tabiki
bu kadar insana iş veren zonguldak, zamanında büyük oranda göç almıştır.bu göçlerin buyuk bır cogunlugu dogu karadenızden
gelmıstır. Hatta dedemler bile! Bu göç nedeniyle belirgin bir kültürü olmayan biryerdir burası. Ankara havası
dinler, istanbul türkçesi konuşuruz, çoğu yerde olduğu gibi belirli bir şivemiz yoktur. Dedim ya çok dağlık bir arazi üzerine kurulu
bir kent burası, bu nedenle 100 metre uzunluğunda merdivenlerle
karşılaşmanız muhtemeldir. Eğer iyi şöför değilseniz burada araba kullanmakta zorlanabilirsiniz.

Doğma büyüme Zonguldaklıyım. Güneydoğu anadolu ve doğu anadolu hariç birçok bölgede bulundum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki Zonguldak gibi bir şehir görmedim.

Bir kere düz alan yok! Gerçekten yok. Zonguldak şehir stadının kale arkası ile maraton arasından kocaman bir kaya parçası(!) çıkıyor?  Bir stad inşaa edecek düz bir alan bile bulamamışlar. Bunu duyunca ” peki neden insanlar bu kadar elverişsiz bir araziye şehir kurmuş? ” derseniz cevap şehrin üstünde değil altında! Türkiye’nin tek taşkömürü yatakları Zonguldak’ın altında bulunur. TTK (Türkiye Taşkömürü Kurumu) Zonguldak’ın can damarıdır. Neredeyse her 3 kişiden 2 si ya TTK’da çalışır ya da TTK’dan emeklidir burada.

Tabiki bu kadar insana iş veren Zonguldak, zamanında büyük oranda göç almıştır. Bu göçlerin büyük  çoğunluğu doğu karadenizden gelmiştir. Hatta dedemler bile!  Bu göç nedeniyle belirgin bir kültürü olmayan bir şehirdir.  Ankara havası dinler, İstanbul türkçesi konuşuruz, çoğu yerde olduğu gibi belirli bir şivemiz yoktur. (daha fazla…)

Eski Türklerde kadının toplumdaki yeri

Türk toplumunda kadının yerini ikiye ayırmak istiyorum;

1-)Eski Türklerde

2-)Anadolu Türklerinde

Bugünkü Türk kültürüne (Anadolu Türkleri)  bakarsak kadının ikinci planda kaldığını söyleyebiliriz. Halbuki gerçek Türk kültürü kadını ikinci planda tutmak bir yana onu yüceltmiştir. Eski Türklerde kadının toplumdaki yeri çok daha yukarıdadır.

Kadın erkekten kaçmaz, ata biner, günlük işlerde çalışır. Aile yönetimi ve hatta ülke yönetimi kadınlardadır. (Hakan olmadığında ülke yönetme yetkisi karısında olurdu) Kadının toplumdaki yeri Türk dilini bile etkilemiştir. Bugün bize medeniyet öğreten batı dillerinde “o” kelimesi kadın ve erkek için farklıdır. Bunun sebebi  batının uzun zaman kadını erkekle bir görmemesidir. Halbuki Türk diline bakarsanız kadına da erkeğe de “o” diye hitap edildiğini görürsünüz. Eski Türklerde erkeğin kadına bir üstünlüğü yoktur! Sadece bu örnek bile Türk kültüründe kadına fevkalade değer verildiğini anlatmaya yeter sanırım.

Bazen nereden nereye diyesim geliyor. Yüzyıllar geçmiş ve biz bazı konularda geriye gitmişiz. Umarım ileride bir tarihte  ”Haydi kızlar okula” gibi kampanyalar görmek ihtiyacı hissetmeyiz. Bu sonuncusu olur.

Alphonse De Lamartine/ Osmanlı Tarihi

Öncelikle yazarı tanıyalım. Alphonse De Lamartine 1790-1869 yılları arasında yaşamış Fransız yazar, şair ve politikacıdır. Önemli eserleri arasında Osmanlı Tarihi de vardır. Avrupa’da Türklere olumlu bakan nadir yazarlardan biridir.

Kitap her ne kadar tarih kitabı olsa da, sıkıcı ve zor okunan bir kitap değil kesinlikle. Oldukça akıcı bir anlatım var ve bol bol betimlemelere yer verilmiş. Ayrıca tarihin bilinmeyen olaylarına ışık tutmuş. Mesela Çaldıran Savaşı sonunda Şah İsmail’in eşi Yavuz Sultan Selim’e esir düşer. Şah İsmail Yavuz Sultan Selim’e mektup yollayarak, karısının aralarındaki mücadeleyle bir alakası olmadığını ve kendisine yollanmasını rica eder. Yavuz Sultan Selim’in buna cevabı ise kadını en gözde kumandanıyla evlendirmek olur.

Yine bir başka olayda Fatih Sultan Mehmet Belgrad’ı kuşatır. Fakat şehrin imdadına Macar kahramanı Hunyadi Yanoş yetişir ve Osmanlıları geriye püskürtür. Hatta bir anda Fatih’in etrafı Macar atlıları tarafından çevrilir. Yeniçeriler ve Macarlar arasında amansız mücadele sürerken Fatih kalçasından yaralanır ve bayılır. Neyse ki durumu farkeden Hasan Ağa askerleriyle beraber Fatih’in imdadına yetişir. Fakat Fatih Sultan Mehmet, hayatını borçlu olduğu Hasan Ağa’ya askerlerinin korkaklığından ötürü çatar. Bunu kaldıramayan Hasan Ağa kılıcı ile 13 şövalyeyi yere serdikten sonra şehit düşer…

İşte bu tarz tarihi gerçekleri anlatan kitabı tarihe merakı olan-olmayan herkese öneriyorum.  Çünkü yazar şairane bir şekilde anlatmış yaşananları, öyle güzel betimlemelere yer vermiş ki okuyuca adeta olayları yaşatıyor. Ayrıca yabancı birisinin gözünden kendimize bakmak gerçekten çok ilginç, bir de bu kişi şair olunca kültürümüzdeki güzellikleri daha net görebiliyoruz.

Isparta’ya ufak bir bakış

Isparta, daha 3 yılımı geçireceğim ve geride kalan bir yılda birçok anımı bıraktığım şehirdir. Kendisi pek cazip bir yer olmamasına rağmen Antalya’ya yakınlığı sebebiyle idare edilebilir bir yerdir.

Sosyal hayatın gerçekten az olduğu,geçen sene ilk defa rock konseri oldu, üniversitenin şehri fazla değiştiremediği bir yerdir. Burada öğrenciye istenmeyen adam muamelesi yapılıyor. Öğrencilerin eğlenebileceği fazla mekan yok. Olanlar da erken kapanıyor. Geçimini öğrenciden ve askerden sağlayan bir ilin bu şekilde öğrenciye bu kadar az hitap etmesi şaşırtıcıdır.

Şehirde hemen heryerde gül ve gülden yapılmış hediyelik eşyalar görmeniz mümkündür. Halı, daha çok ilçelerde yaygındır. Ama şehirde göreceğiniz en çok şey kuşkusuz “Süleyman Demirel” ismidir. Her binaya Süleyman Demirel’in adını vermişler. Şehrin göbeğinde bile Atatürk heykeli yerine Süleyman Demirel heykeli karşılıyor sizi.

Birde Isparta’nın ikliminden bahsedeyim biraz. Burada açıkken kapanabilen, akabinde yağmur yağıp yarım saat sonra güneş açabilen enteresan bir hava vardır. 100 metre yürüyerek 4 mevsim yaşamanız olasıdır. Bunun dışında oldukça soğuk bir havası  vardır, Akdenize yakın olmasına rağmen Akdeniz iklimi Toros dağları sebebiyle Isparta’ya etki edememektedir.

Isparta hakkında aslında daha birçok şey yazabilirim ama hepsini bir yazıda toplamam güç olduğundan onları da başka bir  yazımda yazacağım.

Ehliyet almak ve araba kullanmak arasındaki fark?

19 yaşında ehliyeti aldım. Benim için zor olmadı pek. Dik bir yokuş, virajlı bir tünel, dörtyol ağzı olan sınav güzergahında dümdüz yol denk geldi bana. Diğer yerder de gelse pek bir sorun olmazdı aslında. Neticede sınava girenlerin %90′ından fazlası geçmiştir herhalde.

Ehliyeti aldıktan sonra sıra artık şehiriçine girmeye gelmişti. İlk gün gece geç saatlerde ve mahalle aralarında gezdik babamla. Ertesi günlerde yavaş yavaş daha canlı saatlerde ve daha işlek yerlere girdik. Aşağı-yukarı her gün yeni şeyler öğrendim, yaşayarak öğrenmek gerçekten etkili oluyor. Ve sonunda 5. gün meşhur gazipaşa (Zonguldak’ın en işlek caddesi)’ya çıktım. Bir kez stop ettirmenin dışında hatam yoktu:D Ertesi gün tekrar aynı turu atıp Zonguldak’ı baştan başa turladım. Bu sefer artık sıfır hata vardı.

Yaşadığım bu tecrübelerden sonra, geri geri park etme ya da rampada kalkma gibi, ehliyet almakla gerçekten araba sürmenin bambaşka şeyler olduğunu farkettim. Farkettiğim başka birşeyse yayaların çok dikkatsiz oluşlarıdır.

Merhaba!

Adım Yener YILDIZ.  Süleyman Demirel Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği okumaktayım.  2. sınıfa geçtim bu sene.

Hobi olarak tarihle ilgilenirim,  az çok kitap okurum tabi genellikle tarih kitaplarını.  Doğma büyüme Zonguldaklıyım.  Fanatik olmamakla beraber Beşiktaş’ı tutarım.

İdealim bilgisayar mühendisi olmaktı ve bu amacıma ulaştığım için mutlu sayılırım.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.