Uzun süredir medyada, sokakta ve sosyal medyada tartışması geçen referandumun oylanmasına çok az bir süre kaldı. Son zamanlarda ender görülen, yoğun bir ilgi var referanduma. Neredeyse seçimlerin bile önüne geçti diyebiliriz. Meydanlardaki coşku, sandığa yansıyacak mı bunu zaman gösterecek ama Türkiye’nin referandumu yeterince ciddiye aldığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Türkiye, kurulduğundan beri suni bir yönetimle yönetildi. Hiç bir zaman tam anlamıyla milletin kendisini yönetmesine izin verilmedi. Milletin kendisini yönettiği dönemlerde ise bazı çevreler ülkenin uçuruma sürüklendiğini düşünüp kendilerince ülkeyi uçurumdan kurtardılar. Sonra tarih her zamanki gibi tekerrür etti ve aynı piyes yıllarca oynandı.
Bugün artık eski dönemin bir daha geri gelmeyeceği, gerçekten demokratik, farklı görüşten insanları benimseyen ve haklarını veren bir anayasa yapılacağı vaadiyle referanduma gidiyoruz. Peki gerçekten böyle bir anayasaya sahip olabilecek miyiz? Bence evet de çıksa hayır da çıksa böyle vaadedilen değişimlerin yaşandığı bir ülkeye sahip olmayacağız. Neden mi?
Türkiye kurulduğundan beri, yani tam olarak 87 yıldır batılılaşmaya çalışıyor. Ama nedense bir türlü başaramıyor. Ülkenin kurucu kadrosu bugünkü durumu görse herhalde hayal kırıklığına uğrardı. Batılılaşma sorunu sadece Türkiye’nin de değil, neredeyse bütün doğunun ve uzak doğunun sorunudur. Etrafımıza bakıyoruz, Arap devletleri, İran, Orta Asya, Hindistan ve Çin. Çin hariç ciddi olarak kalkınmış ve halkına müreffeh bir yaşam sunabilen hiç bir devlet yok. Bütün bu devletler uzun süre önce bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen beklenen atılımı bir türlü yapamadılar.
–>Genel olarak bütün doğu milletlerini etkileyen bu durumun sebebi nedir?
–>Neden doğudakiler bir türlü batıdaki gibi rahat bir hayata sahip olamıyorlar?
–>Açlık ve fakirlik doğunun kaderi mi?
–>Türkiye bir gün muhasır medeniyetler seviyesine çıkabilecek mi?
Bütün bu soruların cevabı Fransız Devrimi‘nde yatıyor aslında. Avrupa bugün elinde ne varsa bu devrimle kazanmıştır çünkü. Avrupa’ya ve onun demokratikleşme tarihine bakarsak daima şunu görürüz. Halk bir şeylerden mutsuz olmuştur ve varolan yönetimi değiştirip kendi istediği gibi bir yönetim kurmuştur. Dolayısı ile devrim talebi halktan gelmiştir. Böyle olunca da yeni yönetim milletiyle uyum içinde olmuştur.
Halbuki doğulu milletlerde devrim daima elit bir kesimden ve üst tabakadan gelmiştir. Halkın geneline bilgisizlik hakim olduğu ve aşırı bir tevekkül anlayışı olduğu için, içinde bulunduğu sorunların yönetimden kaynaklandığını anlayamamıştır. Dolayısıyla da bir halk devrimi yapamamıştır. Üst kademelerden yapılan devrimler de halkın ihtiyaçlarına cevap vermediğinden halk tarafından benimsen(e)memişdir. Yapılan nice devrim, kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçememiştir.
Millet tarlasını ekmekten başka bir şey düşünmezken, harf devrimi, şapka kanunu vb. devrimler her ne kadar gerekli olsa da havada kalmıştır. Çünkü millet devleti sürükleyeceğine tersi bir durum söz konusudur. Millete henüz farkında bile olmadığı haklar verilmiştir ama onu kullandıracak mekanizma yoktur ortada. Mesela kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir ama doğuda aşiret düzeni yıkılmamış olduğu için kızlar mal gibi satılmaktadır. Bu durumda seçme seçilme kanunu ne kadar işleyebilir?
Yapılan devrimin işe yaraması için halk tarafından benimsenmesi olmazsa olmazdır. Bunu da başarabilmek için halkın ihtiyaçlarına uygun yenilikler yapmak gerekir. Ya da halkın eğitim düzeyini arttırıp bir nebze üst tabakaya çekmek lazım ki aydınlarla halk ortak bir noktada buluşabilsin. Dünyanın hiçbir ülkesinde doğu milletleri kadar aydını ile halkı farklı düşünen bir ülke bulamazsınız. İşte bu fark ülkenin sürekli ve düzenli bir ilerleme kaydetmesini engellemektedir.
–>Peki devrimin benimsetme sorununu nasıl aşabiliriz?
Bu sorunun cevabını verebilmek için Türkiye’nin siyasi karakterini analiz etmemiz gerekiyor. Bunun için biraz geriye gitmemiz gerekir. Çünkü bizi biz yapan her şey 1923 yılından sonra meydana gelmemiştir. Her ne kadar kabuk değiştirse de yeni Türkiye, Osmanlı Devleti’nden büyük izler taşımaktadır. Her şeyden önce büyük bir kesim kendini muhafazakar olarak tanımlamaktadır. Bu kesim eski gelenekleri koruyarak ve batının sadece teknolojik yapısını alarak gelişmiş bir Türkiye yaratmak istemektedir. Halbuki yeni Türkiye Devleti’nin -tek parti yönetiminin- amacı batı kültürünü tümüyle Türk kültürüne uyarlamaktır. Çünkü Atatürk, batıyı batı yapan faktörlerin, batının felsefesi olduğunu düşünüyordu. Bunu da şu sözlerinden anlayabiliriz.
Balkan Savaş’ı yeni bitmiştir ve Atatürk, mağlubiyetin nedenlerini tartışan arkadaşlarına “Çünkü Bulgarlarda opera vardır.” demiştir. Opera batı felsefesini ve kültürünü temsil etmektedir.
Atatürk’e göre araştırıcı, sorgulayıcı ve her türlü dogmatik düşüncelerden arınmış bir felsefe ile batı, bugünkü batı olmuştur. Türkiye’nin de gerçekten gelişebilmesi ve muhasır medeniyetler seviyesine çıkabilmesi için her şeyden önce batının felsefesini, kültürünü alması gerekiyordu. İşte bunun için anadolunun ortasına opera ve bale binaları yapıldı, şapka kanunu çıkartıldı. Batıdaki bilginin Türkiye’ye akışını kolaylaştırmak için -geçmişteki bilgilerden kopma riskine rağmen- latin harfleri kabul edildi. Bütün bu değişimler halkın batılılar gibi düşünmesi adına yapıldı.
Üst yapıda bu gibi fikirler ve uygulamalar varken halk daima eski geleneklerine bağlı kalmaya çalışmış, ama içindeki Atatürk sevgisi nedeniyle, “O diyorsa doğrudur”, mantığıyla elinden geldiğince yeniliklere de ayak uydurmuştur. Fakat Atatürk’ün ölümüyle beraber başa geçen İsmet İnönü, halkın gözünde Atatürk kadar “ne derse yapılacak” lider değildi. Bu nedenle çoğu yaptığı tepki çekti ve halk bu tepkiyi ilk şaibesiz ve dürüst seçimde İsmet İnönü’yü alaşağı ederek gösterdi. Ondan sonra da iktidar, bugüne kadar muhafazakar-yenilikçi zihniyet arasında değişip durdu. Hiç biri tam olarak istediğini yapamadığı için iki arada bir derede bugünlere kadar geldik.
Bugün geriye dönüp baktığımızda sanayi devrimi kadar kültür devriminin de önemli olduğunu anlıyoruz. Çünkü gelişmişliğin ve çağdaşlaşmanın göstergesinin, “kültürel düzey” olduğu, artık su götürmez bir gerçektir. Bu düzeye ulaşmak için de batı tarzında eğitim şarttır. Atatürk’ün yapamadığını yapıp, yeni nesillerin batılılar gibi düşünmesini sağlarsak zaten sorunu kökünden çözmüş oluruz. Yeni bir anayasa yapmak işin prosedürü olur.
Milleti devletten -aydınlardan- ayıran bütün bu sosyal, kültürel sebepler olduğu sürece, istenildiği kadar yasa çıkartılsın faydası olmayacağını düşünüyorum. 12 Eylül’de evet çıkınca “tam demokratik” olup “muhasır medeniyetler” seviyesine çıkmayacağımız gibi, hayır çıkınca da “darbeci zihniyet” ülkeyi esir almış olmayacak. Zira halk şimdi nasılsa, seçimden sonra da aynı kalmaya devam edecek.
Referandumda oy vermeyi düşünenlerin Barış Atasoy’un Neden Evet Diyorum? yazısını okumalarını tavsiye ediyorum, gerçekten güzel bir yazı olmuş.

(13 oy, ortalama: 4,85 / 5)

Türkiye, kurulduğundan beri suni bir yönetimle yönetildi. Hiç bir zaman tam anlamıyla milletin kendisini yönetmesine izin verilmedi. Milletin kendisini yönettiği dönemlerde ise bazı çevreler ülkenin uçuruma sürüklendiğini düşünüp kendilerince ülkeyi uçurumdan kurtardılar. Sonra tarih her zamanki gibi tekerrür etti ve aynı piyes yıllarca oynandı.
Bu yorum şu adresten gelmiştir: FriendFeed