Hayatımıza yön veren temel etkenler vardır. Aile bunların başında gelir. Kişiliğimize dair hemen hemen her şeyi aileden aldığımız için nasıl bir insan olacağımıza aslında ailemiz karar vermiş olur. Onlar yolu çizer, bize de ilerlemek kalır.
İkinci sırada çevremiz gelir. Belirli yaşa geldikten sonra, aileden çok çevreden etkilenmeye başlarız. İyi bir ailenin yanında iyi bir çevre, kişiyi çok öne atabilir. Tersi de doğrudur. Yanlış bir aileden sonra yanlış çevrede büyümek bir anlamda hayata 2-0 geride başlamak ve bunu toparlayacak donanımlardan da eksik olmak gibidir.
Kişiliğimiz oluştuktan sonra -ki uzmanlar bunun 5-7 yaş arası olduğunu söylüyor- dünyaya bakacak gözlüğümüzü takmış oluruz. Aynı nesneyi yada olayı gören iki kişinin farklı düşünmesinin sebebi farklı gözlüklerle bakmasıdır. Herkes kendine göre temel atar ve binasını bu temele göre inşa eder. Yolun sonunda kimi apartman kimi piramit yapar. Bu tamamen attığımız temele bağlıdır.
Toplumsal hayata entegre olabilmek için ise bütün bu farklılıklarımıza rağmen ortak şeyler gereklidir. Bir şekilde yaşadığımız çevre ile ortak kültüre sahip olmalıyız. Ortaklık azaldığı ölçüde kendimizi yanlız hissetme oranımız artar. Etnik kimlik, mensup olunan din, gelenekler ve görenekler ortak kültürü oluşturur. Bunların içinde en etkili olan da dindir.
Yeterli inanç düzeyine gelindikten sonra bakış açımızı o kadar etkiler ki onsuz herhangi bir şeyi yorumlayamaz, değerlendiremez oluruz. Bu çok olumlu da olabilir olumsuz da. Yanlış anlamaların olmaması gereken bir mecra diyebiliriz din için. Bu kadar fanatikçe savunulan başka bir konu yok zira.“Ne olusan ol yine gel” diyen de, “Allah-u Ekber” diye tekbir getirerek insan yakanlar da aynı kaynağa inanmışlardı. Fakat kaynak aynı olmasına rağmen ortada bir yanlış anlaşılma olmalı ki birbirinden bu kadar alakasız iki sonuç çıkmış.
Nasıl attığımız temel yıllar sonra oluşacak yapının apartman mı, piramit mi yoksa gecekondu mu olacağını belirliyor, din de aynı şekilde kültürü ve gelenekleri belirliyor. Üstelik de bu belirlenmeden etkilenmek için illa çok dindar olmaya da gerek yok. Sağdan soldan, etrafımızdaki insanlardan alışkanlık olarak alıyoruz bunları. Burada asıl sorulması gereken soru ister istemez aldığımız bu tür -alışkanlık, gelenek artık ne derseniz- şeylerin hayatımıza nasıl etki ettiğidir. Eğer etrafımızdan duyduğıumuz her şeye yada belli kişilerin her söylediğine inanıyorsak alışkanlıklarımızın yada hayat görüşümüzün başkalarının elinde olduğunu kabul etmemiz gerekir. Halbuki bütün bir hayatımıza yön verecek şeyleri tesadüflere bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.
Meksika’da, Japonya’da ve Türkiye’de doğmuş üç kişiyi ele alalım. Meksikalı ailesi ona öyle öğrettiği için hristiyan, Japonyalı şintoist, Türkiyeli ise müslüman olmuş. Belli yaşa gelince sorgulama yapmayan insanları sırasıyla bu kişilerin yerine koysaydık muhtemelen din değiştirme ihtiyacı hissetmeden mutlu mesut yaşayacaklardı. Bu durumda dinini sorgulamayan bir müslümanın, tamamen tesadüf eseri müslüman olduğunu söylersek çok da yanılmış olmayız. Halbuki bizim inancımıza göre belli yaşa gelen bütün insanların bir şekilde Tanrı’yı araması beklenir. Bu konu ile ilgili Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları-Tebrizli Şems kitabından alıntı yaparsam sanırım daha net anlatmış olurum;
…
-Sen, alimlerin sultanı Baba Veled’in oğlu Mevlana mısın?
Mevlana şaşkınlıkla, karşısında çakmak çakmak gözlerle:
-Benim diye mırıldandı.
-Söyle bana içlerinden hangisi daha büyüktü; ermiş Bayezid-i Bistami mi, yoksa Hz. Muhammed mi?
Mevlana, katırı öne doğru mahmuzladı:
-Nasıl soru bu? Hiç şüphe yok ki Hz. Muhammed büyüktür.
-Peki, Hz. Muhammed daha büyükse neden “Seni bilmem gerektiği gibi bilemedim” dedi de Bayezid “Zafer benimdir! İtibarım ne büyüktür. Çünkü sadece Hak’la doluyum” dedi?
Mevlana kaşlarını çatıp bir süre düşündü. İlk soruya cevabı kendiliğinden vermişti ama bu sefer dikkatlice düşündü:
-Hz. Muhammed hala Allah’ı arıyordu ve bildikleri durmak için ona yeterli gelmiyordu. Bayezid ise Allah’ın içinde kaybolmuştu. O vardığını sandı; ama varmak diye bir şey yoktu.
…
5 vakit namaz kılıp yine de başkalarının arkasından konuşanları, oruç tutmasına rağmen hala yiyecekleri çöpe atan insanları gördükçe gerçek dini yaşamak için sorgulamanın kaçınılmaz olduğuna dair inancım daha da artıyor. Çoğu kişi İslam’ı yaşadığını zannederek yüzyıllardır oluşan gelenekleri yaşıyor. Çok basit bir örnek vermek istiyorum. Ölen insanın ardından “toprağı bol olsun” denmesi tamamen eski Türklere özgü bir gelenektir. Göçebe yaşadıkları için mezarların başında duramıyorlardı. İnançlarına göre ölenler başka bir dünyada dirilecekleri için mezarın içine eşyaları ile gömülürdü. Bunu bilen hırsızlar mezarları açıp eşyaları çalardı. Buna önlem olarak Türkler, mezarın üstüne olabildiğince bolca toprakla örterdi. Bu nedenle de “toprağı bol olsun” sözü gelenek haline gelmiştir. Bugün çoğu kimse bunun İslam’da yeri olduğunu zannetmektedir.
Tanrı bize uymamız birkaç emir vermiş. İnsanlar bunu dallanıp budaklandırmış. Sebebini sorgulamadan kabul ettiğimiz, kaynağı belirsiz bilgileri nesilden nesile aktararak çalma, öldürme ve yalan yere şahitlik etme‘den, gece tırnak kesme, Cuma günü saç kesme ömrün kısalır‘a gelmişiz. Bu konuyla ilgili Atatürk’ün bir görüşüne yer vermek istiyorum:
DİN VARDIR VE LAZIMDIR. TEMELİ ÇOK SAĞLAM BİR DİNİMİZ VAR. MALZEMESİ İYİ, FAKAT BİNA, UZUN ASIRLARDIR İHMALE UĞRAMIŞ. HARÇLAR DÖKÜLDÜKÇE, YENİ HARÇ YAPIP BİNAYI TAKVİYE ETMEK LÜZUMU HİSSEDİLMEMİŞ. AKSİNE OLARAK, BİR ÇOK YABANCI UNSUR, (TEFSİRLER, HURAFELER) BİNAYI DAHA FAZLA HIRPALAMIŞ. BUGÜN BU BİNAYA DOKUNULAMAZ, TAMİR DE EDİLMEZ. ANCAK ZAMANLA ÇATLAKLAR DERİNLEŞECEK VE SAĞLAM TEMELLER ÜSTÜNDE YENİ BİR BİNA KURMAK LÜZUMU HASIL OLACAKTIR.
Yeni bir bina kurmak lüzumu ayrı bir tartışma konusudur ama binada belirli çatlaklar olduğuna kesinlikle katılıyorum. Bu çatlakların onarılması, gerçekle hurafeyi ayırmak herkesin kendi yapabileceği bir şey. Fakat nedense çoğu kişide bu tarz şeylerin-sorgulama, araştırma- günah olduğuna yönelik inanış var. “En iyisi hocaya sormaktır, hoca her şeyi bilir.” düşüncesi giderek “Hocadan başka hiç kimse hiç bir şey bilemez.” düşüncesine dönüşmüş. Bu durumda insanlar din dediğimiz kavramı hiçbir zaman arada perde olmadan şeffaf haliyle görememişler. Aradaki perdenin özelliklerine göre her insanın dinden anladığı değişmiş. Şansımıza iyi perdeler çıkınca Mevlana’lar yetişmiş, kötü perdeler çıkınca da yobazlar türemiş.
Daha önce gitmediğiniz bir adrese gidecekseniz elinizdeki adresin hemen hemen doğru olması gerekir. Yanlışlıkla solundan değilde sağından gideceğiniz bir yol ayrımı -kalan diğer adımları doğru atsanız bile- sizi hedefinizden o kadar uzaklaştırır ki, ne yaptığınmız küçük yanlışın önemi kalır ne de ne kadar küçük bir farkla ıskaladığınızın. Bu nedenle hayattaki birkaç önemli yol ayrımından biri olan dine bakışı olabildiğince mantık süzgecinden geçirmeyi öneririm.
Bu yazı hoşunuza gittiyse Hangi Dini Yaşıyoruz? yazısını da okuyabilirsiniz.


(17 oy, ortalama: 3,29 / 5)
Guzel
Teşekkürler
Güzel yazmışsın
Teşekkürler