Eduardo Galeano’nun Zamanın Ağızları kitabıyla 2 yıl önce tanıştım. Okuması o kadar güzel ki hala arada rastgele sayfa açar okurum. Küçük hikayelerden oluştuğu için baş yada son diye bir kavram yok kitapta. Her hikaye kendine has, hikayeler arasında bağlantı yok ama hepsi aynı şeyi anlatıyor. Nasıl mı?
“Bu kitap hep birlikte tek bir hikaye anlatan pek çok hikayeden oluşuyor.
Çok farklı temalardan geçen bir güzergah izliyor: Aşk, çocukluk, su, toprak, kelime, görüntü, müzik, göç, iktidar, korku, savaş, rezillik, öfke, uçmak…
Kahramanları, onlara süreklilik veren diğer kahramanlarda yaşamaya devam etmek için hikayeden hikayeye görünüp kayboluyorlar. Onlar zamanın ilmikleriyle dokundular, onlar söyleyen zamanlar: Zamanın ağızları.”
Eduardo Galeano
Aslında herkesin bildiği ama zamanla alıştığı, kabullendiği, adeta yok saydığı şeylerden bahsediyor Galeano. Sayfalar çevrildikçe dünya küçük bir çocuğun saflığıyla görünüyor ve gerçek bütün berraklığıyla ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun kabullenemez, kabullenmemesi gereken ne kadar çok şeyi kabullendiği farkediliyor. Normal anlayışının aslında hiç de normal olmadığı gözler önüne seriliyor.
Yeni doğmuş bir çocuğun önünde elinizdeki topu bırakırsanız ve top havada asılı kalır da yere düşmezse, bu durum çocuğu şaşırtmayacaktır. Çünkü onun “havaya bırakılan her şey yere düşer” diye bir kabulü yoktur. Dünyaya dair en basit kabulü bile içinde barındırmayan bir çocuk, hiçbir yetişkinin göremediği şeyleri görebilir. Hayata belirli kalıplar çerçevesinde, tabiri caizse “at gözlüğüyle” bakmaz. Bu kabuller olmadığı için çocuklar yetişkinlere göre çok saçma(!) gelen sorular sorarlar. Sorgulama düzeyleri küçükken en üst düzeydedir, ama zamanla eğitim(!) alıp bir süre sonra hiç denemedikleri şeyleri bile sonuna kadar kabul etmeye başlarlar.
Galeano’nun hikayeleri, görülemeyeni gösteren bir projektör gibi:
Alametler
Yüz yıl önce mi, daha az önce mi oldu, yoksa hiç mi olmadı bilinmiyor.
Bir oduncu işe gitme vakti geldiğinde baltasının olmadığını fark eder. Komşusunu gözler ve komşusunda tam bir balta hırsızı tipi olduğunu fark eder: bakışları, mimikleri, konuşma biçimi…
Birkaç gün sonra oduncu, baltasını ormanda düşürdüğü yerde bulur.
Komşusunu yeniden gözlemlediğinde, hiç de bir balta hırsızına benzemediğini fark eder: ne bakışlarıyla, ne mimikleriyle, ne de konuşma biçimiyle…
◊◊◊
Madalya Töreni
İki değildi. Üçtü. 2002′de üçüncü bir dünya şampiyonası daha oldu.
Bu, Brezilya’nın Tokyo’da şampiyon ilan edildiği gün Himalayalar’ın zirvesinde oynanan tek bir karşılaşmadan ibaretti.
Kimsenin haberi olmadı.
Gezegenin dünya sıralamasında sonuncu ve sonran birinci olan en kötü iki takımı güçlerini ölçtüler: Butan Krallığı ve Karayip adası Monserrat.
Ödül, sahanın kenarında bekleyen gümüş kaplama bir kupaydı.
Hiçbiri ünlü olmayan, hepsi isimsiz oyuncular, bolca eğlenmekten başka hiçbir zorunlulukları olmadan oyunun keyfini çıkardılar. İki ekibin karşılaşması bitince, zaten ortadan yapıştırılmış olan kupa ikiye ayrıldı ve iki takım tarafından paylaşıldı.
Butan kazanmış, Monserrat kaybetmişti, ama bu ayrıntının en ufak bir önemi yoktu.
◊◊◊
Kötü Kelimeler
Ximena Dahm çok sinirliydi, çünkü o sabah okula başlayacaktı. Evin içinde bir aynadan diğerine koşturuyordu, bu gidiş gelişlerinin birinde ayağı bir çantaya takıldı ve yere düştü. Ağlamadı ama öfkelendi:
-Ne bok yemeye burada bu?
Annesi akıl verdi:
-Öyle denmez oğlum.
Ve yere uzanmış olan Ximena bilmek istedi:
-Öyle denmeyen kelimeler niye vardır peki Anne?
◊◊◊
Hikayeler böyle devam ediyor. Her bir hikaye üzerinde düşünmeye değer. Son olarak; ölmeden önce okunması gereken kitaplar listenizi tamamlamak istiyorsanız, bu kitaba ihtiyacınız olacak demektir.


0 Yorum.